birkaç gün öncesine kadar yazılarıma yapılan bazı yorumlar ve yarı zamanlı fakat çeyrek akıllı hemşirem dışında aptallığa bir hayli uzak yaşıyordum. ta ki onlar gelene kadar. şu an aptallıkla kuşatılmış durumdayım.
bütün gün yol çalışması adı altında yer kabuğuna karşı bir savaş veriyor belediye ekipleri. çeyrek akıllı hemşirem bile şikayetçi bu durumdan. kendi mahallelerinde de durum bundan farksızmış. on yirmi günde bir muhakak bir yerler kazılırmış.
bu kazı işinin sebebini hepimiz biliyoruz. artık ayyuka çıktığı üzere bu tip ihalelerlerden belediyeye yakın bir takım şirketler kazançlı çıkıyor. ama bu iş böyle yapılmak zorunda değil ki ?
çok daha kolay bir şekilde çevrenizdeki şirketleri zengin edebilirsiniz. yolları kazmanıza, gereksiz gürültü ve pislik yaratmanıza ve trafiği keşmekeş etmenize gerek yok.
tuvalet yapın yahu ! her mahalleye bir umumi tuvalet kurun. zaten herkes yaptığınız işin ortasına sıçmak istemiyor mu ? bu fırsatı onlara verin. bu sayede biraz da olsa hijyene kavuşur belki memleket.
hem tuvalet yaparak yapacağınız yolsuzluğu başka hiçbir işte yapamazsınız. çünkü bu banyo malzemeleri fevkalade pahalı şeylerdir. iyisinden bir lavabo, klozet ve musluk koymak bile sizi ihya eder. ama çok daha büyültülebilir bu tuvalet işi.
bu malzemler dayanıksız, bizim halkımız pervasızdır. böylelikle bu malzemeler çok çabuk kırılırlar hemen değiştirmeniz gerekir. bir yakınınız hemen bu işe girer ve bir seramik fabrikası açar. siz de bütün bu malzemeleri ondan alırsınız.
tuvaletlerin kaba inşaatını yakınınız müteahhitlere verirsiniz. hatta tuvaletleri yapacağınız arsaları önceden yakınlarınıza haber edersiniz, onlar oraları üç beş kuruşa kapatır, sizlere pahalı pahalı satarlar. siz yakınlarınız nemalansın diye mecidiyeköy metro durağını, şişliye koymuş adamlarsınız yahu ! düşünün azcık !
ayrıca daha yoksul destekçilerinize de büyük yardımı olur bu işin. her tuvaletin bir kasası olur. bu kasada duracak da bir kasa görevlisi lazımdır. sonra bu tuvaletleri her daim temiz tutmak için iki temizlik görevlisi lazım olur. bu elemanları seçimlerde size oy verenlerden seçersiniz.
bu temizlik malzamelerini de tabi ki kendi şirketlerinizden fahiş fiyatlarla satarsınız. kırılan lavoboları tamir için yine bir ekip kurarsınız. çıkışta da kolonya ve ıslak mendil satan başka bir banko pek ala olabilir.
daha sonra bütün bu elemanların işlerinin kordinasyonu için bölge müdürlüklerine ihtiyaç duyulur, bunlar da ankarada bir genel müdürlüğe bağlanır. hatta canınız istiyorsa bok bakanlığı kurun yahu !
yeter ki yer kabuğuna karşı verdiğiniz bu savaştan vazgeçin çünkü sizin aptallığınız yüzünden, biz canımızdan bezdik.
hepiniz boksunuz. ben ise mükemmelim.
24 Aralık 2007 Pazartesi
21 Aralık 2007 Cuma
edebiyat kerhanesi
mesleğim gereği bir çok edebiyatçı tanıdığım oldu. romancılar, öykücüler, şairler...
tecrübelerime dayanarak söylüyorum gerçekten dünyanın en katlanılmaz insanlarıdır edebiyatçılar.
özellikle de romancılar. romancılar yazmadıkları zaman huysuzlaşırlar. çünkü teoride yazar olsalar da o an için işsizdirler. bir emekli albay gibi herşeye karışırlar. sıkıntıdan patladıkları yetmiyormuş gibi sürekli boş konuşarak sizin de kafanızı patlatırlar.
sonra birini bulur aşık olurlar. oh biraz rahat edeceğim sanırsınız, bu sefer de sevgililerini ne kadar çok sevdiklerini, birbirinden anlamsız binlerce örnek ve betimleme ile anlatır, kafanızı patlatırlar. yahu bu romancılar hiç bir şey bulamasınlar, içer içer, durduk yere olay çıkarır, yine de bir şekilde kafanızı patlatırlar.
o yüzden aklınız varsa romancılarla ahbap olmayın.
bunlar yazdıkları zaman da çekilmezliklerinden hiç bir şey kaybetmezler. geceleri gündüzleri birbirine girer, kendilerini içkiye sigaraya verirler. yıkanmaz, tıraş olmaz veya makyaj yapmazlar. bir de kendilerini evlerine kapatırlar.
yazarlar yazmak için neden kapanırlar biliyor musunuz ? bunu rahat etmek için istediklerini mi düşünüyorsunuz ? hayır. bu istek onlara ait değildir. bu istek yarattıkları karakterlerden gelir. yarattıkları karakterler onları adım adım dış dünyadan koparır ve daktilonun başına hapseder. yazılan her satırla birlikte yazar o karakterlerin malı hatta orospusu olur.
ve aynen bir orospu gibi, yazarlar yarattıkları her karakterin altına yatarlar. yatmak zorundadırlar. çünkü yaratılan her karakterin, yazar tarafından karakterin istekleri doğrultusunda tatmin edilmesi gereklidir. bir orospu bunu bedenini sunarak yapar, bir yazar da kalemini...
ama yazarların orospu olması bir seçim değil ihtiyaçtır. çünkü romancı yarattığı karakteri kendine bağlayamazsa o karakter ondan uzaklaşır. yazar kendi yarattığı karakteri tanıyamaz hale gelir. işte yazarın karakteri tanıyamadığı halde yazmayı sürdürdüğü bu kitaplar çok boktan kitaplardır.
yani benim için bir edebiyat eserinin büyüklüğü, içindeki karakterlerin tatminlerinin yoğunluğu ile ölçülür ve bu büyüklük yazarın orospuluğuyla doğru orantılıdır. buna ispat arayan rafından bir Shakespeare çeker okur.
sanat dünyasının orospuları yazarlarsa, orospu çocukları da tiyatroculardır. onları da çok iyi tanırım ama onlar hakkında yazı yazmayacağım çünkü bu orospu çocuklarının sağı solu hiç belli olmaz. haklarında ne yazsam boşa gider, ben de durduk yere sinirlenirim.
tecrübelerime dayanarak söylüyorum gerçekten dünyanın en katlanılmaz insanlarıdır edebiyatçılar.
özellikle de romancılar. romancılar yazmadıkları zaman huysuzlaşırlar. çünkü teoride yazar olsalar da o an için işsizdirler. bir emekli albay gibi herşeye karışırlar. sıkıntıdan patladıkları yetmiyormuş gibi sürekli boş konuşarak sizin de kafanızı patlatırlar.
sonra birini bulur aşık olurlar. oh biraz rahat edeceğim sanırsınız, bu sefer de sevgililerini ne kadar çok sevdiklerini, birbirinden anlamsız binlerce örnek ve betimleme ile anlatır, kafanızı patlatırlar. yahu bu romancılar hiç bir şey bulamasınlar, içer içer, durduk yere olay çıkarır, yine de bir şekilde kafanızı patlatırlar.
o yüzden aklınız varsa romancılarla ahbap olmayın.
bunlar yazdıkları zaman da çekilmezliklerinden hiç bir şey kaybetmezler. geceleri gündüzleri birbirine girer, kendilerini içkiye sigaraya verirler. yıkanmaz, tıraş olmaz veya makyaj yapmazlar. bir de kendilerini evlerine kapatırlar.
yazarlar yazmak için neden kapanırlar biliyor musunuz ? bunu rahat etmek için istediklerini mi düşünüyorsunuz ? hayır. bu istek onlara ait değildir. bu istek yarattıkları karakterlerden gelir. yarattıkları karakterler onları adım adım dış dünyadan koparır ve daktilonun başına hapseder. yazılan her satırla birlikte yazar o karakterlerin malı hatta orospusu olur.
ve aynen bir orospu gibi, yazarlar yarattıkları her karakterin altına yatarlar. yatmak zorundadırlar. çünkü yaratılan her karakterin, yazar tarafından karakterin istekleri doğrultusunda tatmin edilmesi gereklidir. bir orospu bunu bedenini sunarak yapar, bir yazar da kalemini...
ama yazarların orospu olması bir seçim değil ihtiyaçtır. çünkü romancı yarattığı karakteri kendine bağlayamazsa o karakter ondan uzaklaşır. yazar kendi yarattığı karakteri tanıyamaz hale gelir. işte yazarın karakteri tanıyamadığı halde yazmayı sürdürdüğü bu kitaplar çok boktan kitaplardır.
yani benim için bir edebiyat eserinin büyüklüğü, içindeki karakterlerin tatminlerinin yoğunluğu ile ölçülür ve bu büyüklük yazarın orospuluğuyla doğru orantılıdır. buna ispat arayan rafından bir Shakespeare çeker okur.
sanat dünyasının orospuları yazarlarsa, orospu çocukları da tiyatroculardır. onları da çok iyi tanırım ama onlar hakkında yazı yazmayacağım çünkü bu orospu çocuklarının sağı solu hiç belli olmaz. haklarında ne yazsam boşa gider, ben de durduk yere sinirlenirim.
18 Aralık 2007 Salı
devrim evrim nevrim
nevrim dönüyor işte.
farkında olmadan öyle hatalar yapıyorsunuz ki... şu an bu yatakta yatıyor olmam, bir şekilde ehliyet alma hakkı kazanmış fakat bu süreçte fren mesafesi kavramını yitirmiş bir aptalın marifeti.
bu marifetin bana olan etkisi ise kırık bir sağ kalça, zor bir ameliyat ve yaşım itibari ile uzadıkça uzamış bir istirahat dönemi. iyice kronikleşen ağrılarım da cabası.
bu satırı yazıyor olmam bile tek bir aptallığın yarattığı zincirleme etkinin sonucu.
aptallığınız yüzünden her gün aynı yemeği yiyormuş gibi hissediyorum. yarı zamanlı hemşire eşliğinde, ortopedik yatak üstü, müzik ile tatlandırılmış zaman ziyanı. ve sanırım önümüzdeki iki ay içerisinde menü değişmeyecek.
ondan sonra istirahat dönemimin sonlanması ile birlikte bu zamanı zorunlu seçilmiş sorgulama sürecim sona erecek ve sizlere veda edeceğim. merak etmeyin yazdıklarım kendileri benden bağımsız bir sebepten silinene kadar burada kalacak.
zaten benim için bu satırları yazıyor olmanın çok bir önemi yok. bu yazdıklarımın sizler üzerinde etkisinin farkındayım. ama şu an sizler benim zirvesinde oturduğum dağın yamaçlarındaki bir patikadasınız. daha karşınıza tek bir duvar bile çıkmadı fakat emin olun, çıkacak.
ve tırmanmanız gerekecek. ama beyninizde taşıdığınız o kadar çok safra var ki... o safraları atamayanlarınız bu duvarda asılı kalacak ve daha ilk duvarın arkasını bile göremeden pes edecek.
safralarından kurtulmayı başaranlarınız ise tırmandıkça çok sert rüzgarlara maruz kalacak. ve emin olun, titreyeceksiniz. teninizin ilk defa tattığı bu sert rüzgarlara yenik düşeceksiniz. geriye kalan pek azınız ise zirveyi görecek.
yazık ki hiç biriniz buraya ulaşamayacak.
farkında olmadan öyle hatalar yapıyorsunuz ki... şu an bu yatakta yatıyor olmam, bir şekilde ehliyet alma hakkı kazanmış fakat bu süreçte fren mesafesi kavramını yitirmiş bir aptalın marifeti.
bu marifetin bana olan etkisi ise kırık bir sağ kalça, zor bir ameliyat ve yaşım itibari ile uzadıkça uzamış bir istirahat dönemi. iyice kronikleşen ağrılarım da cabası.
bu satırı yazıyor olmam bile tek bir aptallığın yarattığı zincirleme etkinin sonucu.
aptallığınız yüzünden her gün aynı yemeği yiyormuş gibi hissediyorum. yarı zamanlı hemşire eşliğinde, ortopedik yatak üstü, müzik ile tatlandırılmış zaman ziyanı. ve sanırım önümüzdeki iki ay içerisinde menü değişmeyecek.
ondan sonra istirahat dönemimin sonlanması ile birlikte bu zamanı zorunlu seçilmiş sorgulama sürecim sona erecek ve sizlere veda edeceğim. merak etmeyin yazdıklarım kendileri benden bağımsız bir sebepten silinene kadar burada kalacak.
zaten benim için bu satırları yazıyor olmanın çok bir önemi yok. bu yazdıklarımın sizler üzerinde etkisinin farkındayım. ama şu an sizler benim zirvesinde oturduğum dağın yamaçlarındaki bir patikadasınız. daha karşınıza tek bir duvar bile çıkmadı fakat emin olun, çıkacak.
ve tırmanmanız gerekecek. ama beyninizde taşıdığınız o kadar çok safra var ki... o safraları atamayanlarınız bu duvarda asılı kalacak ve daha ilk duvarın arkasını bile göremeden pes edecek.
safralarından kurtulmayı başaranlarınız ise tırmandıkça çok sert rüzgarlara maruz kalacak. ve emin olun, titreyeceksiniz. teninizin ilk defa tattığı bu sert rüzgarlara yenik düşeceksiniz. geriye kalan pek azınız ise zirveyi görecek.
yazık ki hiç biriniz buraya ulaşamayacak.
17 Aralık 2007 Pazartesi
devrim evrim nevrim
evrim teorisi insanoğlunun kendi bedeninin varoluşunu açıklamak için bulduğu en akla yatkın teori.
üstünde bu kadar çok tartışılmasının iki sebebi var. birincisi, ders kitapları ve aptallar arasındaki ilişki.
şu an öğrencilerimize okuttuğumuz ders kitapları, içilerindeki birbirinden gereksiz bilgileri öğrencilere dikte eder. bu süreçte öğrencinin herhangi bir şey düşünmesine gerek yoktur. kabul etmesi yeterlidir.
fakat bu kitaplarda bulunan az sayıdaki önemli bilgiyi anlamak için öğrencinin düşünmesi gerekir ve ne yazık ki düşünmek aptalların başarılı olduğu bir konu değildir.
evrim teorisi gibi, değil aptalların, aldığı eğitimle aptallığını büyük ölçüde bastırmış insanların bile kabul etmemek için onlarca neden yarattığı bir olgunun yükü altında boğulan aptal beyni, nefes almak için adeta çırpınır. bu çırpınışların kulağımızdaki yansıması aşağı yukarı şu şekildedir :
"benim atalarım maymun değil, senin ataların maymunsa, bilemem orasını !"
ben aptallarla tartışmadığım için bu tip bir çırpınışa kesinlikle cevap vermem. zaten bu çırpınışlara cevap vermek çok tehlikelidir. çünkü bu iddiaların sahibi kendi aptallığında boğulmaktadır ve bildiğiniz gibi boğulmakta olan bir insan can havli ile kendi kurtarıcısını da boğmaya çalışır.
peki evrim teorisi neden bu kadar aptal olmayan insanları da deliye çevirmektedir ? evrim teorisi doğru ise genlerimizde bir yerlerde onun gerçekliğini sonuna kadar hissetmemiz gerekmez mi ?
gerekir. ki zaten genlerimizde evrim teorisinin bir çok parçası hali hazırda yazılıdır. ama bunları hissetmek bedenimizin değil ruhumuzun erişebileceği bir bilinç düzeyidir.
işte bedenlerimizin bu günkü halini açıklayan evrim teorisinin en büyük eksikliği bu noktadadır. evrim teorisi ruhun beden ile olan ilişkisini hesaba katmamıştır.
o aptal olmayan insanları deliye çeviren, evrim teorisini çürütmek için onlarca sahte kanıt hazırlamaya iten budur. bu insanlar bedenleri ile evrimi kabul etmek isteseler de ruhları onları engeller.
çünkü ruh doyumsuzdur. az ile yetinmez. yenilgiyi hazmetmez. daha önceden bizzat tanrı tarafından, belirli bir amaç için ve tam olması gerektiği gibi yaratıldığını düşünürken, evrim teorisinin hiç yoktan gelip bu "yaratılış masalını" yıkmasını kabul edemez.
darwincilerin anlayamadığı budur. onlar önceden güçsüzleşmiş ruhlarını ve nispeten zayıf kibirlerini, kanıtlar ve mantık eşliğinde kolayca yenmiş ve bunu yenilgiyi her ruha tattırmak istemektedirler.
yani darwinciler, bedenleriyle ruhlara karşı savaşmaktadırlar. bu adeta bir zırhlı bir araca, tabancalarla ateş etmeye benzer. darwin ve evrim teorisi savunucuları bu ateşi ne kadar sürdürürlerse sürdürsünler hiç bir zaman ruhları yenemezler, zedeleyemezler.
neden ?
bütün bu yazı boyunca sizlerin neden bahsettiğimi anlamanız için "evrim teorisi" olarak bahsetmek zorunda kaldığım olgu, aslında ne bir teoridir, ne de bilimsel kanıtlar ile kanıtlanabilir.
insan başkasının sözleriyle ve en kesin kanıtlarıyla dahi aşık olduğu sevgilisinin onu sevmediğine inanır mı ? tek başına kanıt, aşk ve kibire karşı koyabilir mi ?
işte bu yüzden kabul edilmesi gereken evrim teorisi değil, ruhun yaratıcı karşısındaki acizliği ve barındığı bedenin sıradanlığıdır.
bu bilince ulaşmanızdan sonra evrim herhangi bir kanıta ihtiyaç duymadan, genlerinizde kazılı, sizleri bekliyor olacak.
üstünde bu kadar çok tartışılmasının iki sebebi var. birincisi, ders kitapları ve aptallar arasındaki ilişki.
şu an öğrencilerimize okuttuğumuz ders kitapları, içilerindeki birbirinden gereksiz bilgileri öğrencilere dikte eder. bu süreçte öğrencinin herhangi bir şey düşünmesine gerek yoktur. kabul etmesi yeterlidir.
fakat bu kitaplarda bulunan az sayıdaki önemli bilgiyi anlamak için öğrencinin düşünmesi gerekir ve ne yazık ki düşünmek aptalların başarılı olduğu bir konu değildir.
evrim teorisi gibi, değil aptalların, aldığı eğitimle aptallığını büyük ölçüde bastırmış insanların bile kabul etmemek için onlarca neden yarattığı bir olgunun yükü altında boğulan aptal beyni, nefes almak için adeta çırpınır. bu çırpınışların kulağımızdaki yansıması aşağı yukarı şu şekildedir :
"benim atalarım maymun değil, senin ataların maymunsa, bilemem orasını !"
ben aptallarla tartışmadığım için bu tip bir çırpınışa kesinlikle cevap vermem. zaten bu çırpınışlara cevap vermek çok tehlikelidir. çünkü bu iddiaların sahibi kendi aptallığında boğulmaktadır ve bildiğiniz gibi boğulmakta olan bir insan can havli ile kendi kurtarıcısını da boğmaya çalışır.
peki evrim teorisi neden bu kadar aptal olmayan insanları da deliye çevirmektedir ? evrim teorisi doğru ise genlerimizde bir yerlerde onun gerçekliğini sonuna kadar hissetmemiz gerekmez mi ?
gerekir. ki zaten genlerimizde evrim teorisinin bir çok parçası hali hazırda yazılıdır. ama bunları hissetmek bedenimizin değil ruhumuzun erişebileceği bir bilinç düzeyidir.
işte bedenlerimizin bu günkü halini açıklayan evrim teorisinin en büyük eksikliği bu noktadadır. evrim teorisi ruhun beden ile olan ilişkisini hesaba katmamıştır.
o aptal olmayan insanları deliye çeviren, evrim teorisini çürütmek için onlarca sahte kanıt hazırlamaya iten budur. bu insanlar bedenleri ile evrimi kabul etmek isteseler de ruhları onları engeller.
çünkü ruh doyumsuzdur. az ile yetinmez. yenilgiyi hazmetmez. daha önceden bizzat tanrı tarafından, belirli bir amaç için ve tam olması gerektiği gibi yaratıldığını düşünürken, evrim teorisinin hiç yoktan gelip bu "yaratılış masalını" yıkmasını kabul edemez.
darwincilerin anlayamadığı budur. onlar önceden güçsüzleşmiş ruhlarını ve nispeten zayıf kibirlerini, kanıtlar ve mantık eşliğinde kolayca yenmiş ve bunu yenilgiyi her ruha tattırmak istemektedirler.
yani darwinciler, bedenleriyle ruhlara karşı savaşmaktadırlar. bu adeta bir zırhlı bir araca, tabancalarla ateş etmeye benzer. darwin ve evrim teorisi savunucuları bu ateşi ne kadar sürdürürlerse sürdürsünler hiç bir zaman ruhları yenemezler, zedeleyemezler.
neden ?
bütün bu yazı boyunca sizlerin neden bahsettiğimi anlamanız için "evrim teorisi" olarak bahsetmek zorunda kaldığım olgu, aslında ne bir teoridir, ne de bilimsel kanıtlar ile kanıtlanabilir.
insan başkasının sözleriyle ve en kesin kanıtlarıyla dahi aşık olduğu sevgilisinin onu sevmediğine inanır mı ? tek başına kanıt, aşk ve kibire karşı koyabilir mi ?
işte bu yüzden kabul edilmesi gereken evrim teorisi değil, ruhun yaratıcı karşısındaki acizliği ve barındığı bedenin sıradanlığıdır.
bu bilince ulaşmanızdan sonra evrim herhangi bir kanıta ihtiyaç duymadan, genlerinizde kazılı, sizleri bekliyor olacak.
16 Aralık 2007 Pazar
devrim evrim nevrim
devrimciler o kadar da aptal değiller. aslında kendileri de farkındadır hiç bir şeyi değiştiremeyeceklerinin. ama değiştirmeye çalışmak onlarda öyle bir heyecan yaratıyor ki salgıladıkları hormanların bağımlısı oluyorlar.
evet, yanlış yazmadım. devrimcilik aslında kimyasal bir bağımlılıktır. yoksa bir insan neden "bombalı pankart" hazırlar ki ?
inanılmaz mantıksız. amaç bir yeri bombalamaksa neden bunu 4 metrelik, herkesin görebileceği bir pankarta bağlayarak hazırlıyorsun ?
amaç anlatmak istediğiniz bir şeyi anlatmaksa neden yanına bomba koyarak, herkesi o pankartın yanından uzaklaştırıyorsun ?
bence en ideal pankart, lokmalı pankarttır. hatta pankartın yanına bir de tarçın kutusu bırakacaksın ki hem kokuyu duyan gelsin, hem de lokma bir şeye benzesin. ayrıca emin olun bombadan daha ucuza çıkar.
peki bu kimyasal bağımlılık nasıl aşılır ? maalesef aşılamaz. kanalize edilebilir. yine de bazı temel ihtiyaçların tatmin edilmesi lazım. her devrimci anlatmayı sever. anlatırken karşısındakini kandırmayı sever. devrim sonrasında çekilecek acılardan bahseden bir devrimci gördünüz mü ? son olarak her devrimci değişime aşıktır.
peki eskinin hızlı devrimcileri şimdilerde ne yapıyor ? nasıl tatmin ediyorlar kendilerini ? bir çoğu reklamcı oldular. gerçekten de o kadar ideal bir meslek ki onlar için. reklamcılar sürekli anlatmak, anlatırken kandırmak ve halkın ilgisini canlı tutabilmek için sürekli değişmek zorundadırlar.
bir nevi placebo devrim oldu bu meslek onlar için. tak farkla eskiden patronlara karşı çalışıyorlardı, şimdi patronlar için çalışıyorlar. en büyük devrimcilerini ise bir pop-ikon haline getirdiler.
neden şaşırdınız ? yoksa siz devrimcileri idealist mi zannediyordunuz ? ah küçüklerim. o kadar safsınız ki...
şimdilik bu kadar. ağrılarım artıyor yine. bu konuya yarın devam edeceğim.
evet, yanlış yazmadım. devrimcilik aslında kimyasal bir bağımlılıktır. yoksa bir insan neden "bombalı pankart" hazırlar ki ?
inanılmaz mantıksız. amaç bir yeri bombalamaksa neden bunu 4 metrelik, herkesin görebileceği bir pankarta bağlayarak hazırlıyorsun ?
amaç anlatmak istediğiniz bir şeyi anlatmaksa neden yanına bomba koyarak, herkesi o pankartın yanından uzaklaştırıyorsun ?
bence en ideal pankart, lokmalı pankarttır. hatta pankartın yanına bir de tarçın kutusu bırakacaksın ki hem kokuyu duyan gelsin, hem de lokma bir şeye benzesin. ayrıca emin olun bombadan daha ucuza çıkar.
peki bu kimyasal bağımlılık nasıl aşılır ? maalesef aşılamaz. kanalize edilebilir. yine de bazı temel ihtiyaçların tatmin edilmesi lazım. her devrimci anlatmayı sever. anlatırken karşısındakini kandırmayı sever. devrim sonrasında çekilecek acılardan bahseden bir devrimci gördünüz mü ? son olarak her devrimci değişime aşıktır.
peki eskinin hızlı devrimcileri şimdilerde ne yapıyor ? nasıl tatmin ediyorlar kendilerini ? bir çoğu reklamcı oldular. gerçekten de o kadar ideal bir meslek ki onlar için. reklamcılar sürekli anlatmak, anlatırken kandırmak ve halkın ilgisini canlı tutabilmek için sürekli değişmek zorundadırlar.
bir nevi placebo devrim oldu bu meslek onlar için. tak farkla eskiden patronlara karşı çalışıyorlardı, şimdi patronlar için çalışıyorlar. en büyük devrimcilerini ise bir pop-ikon haline getirdiler.
neden şaşırdınız ? yoksa siz devrimcileri idealist mi zannediyordunuz ? ah küçüklerim. o kadar safsınız ki...
şimdilik bu kadar. ağrılarım artıyor yine. bu konuya yarın devam edeceğim.
15 Aralık 2007 Cumartesi
sınavlar sizi sınamaz, sınıflandırır
sınavlar aptalları sınıflandırmak için kullanılan bir sistemdir. ayrıca herkese ne olmak istediğini kendisi seçiyormuş hissini tattırdığı için de yararlıdır.
halbuki her meslek için açılan kontejyan sayısı belirli olduğu sürece hanginizin hangi boşluğu doldurduğunun ne önemi var ?
eleklerin delik boyu ve yerleri belli. siz sadece sınıflandırılmaları gereken taş parçalarısınız. hepiniz zamanı geldiğinde aynı binanın yapımında kullanılacaksınız.
daha çok çalışanlar, yani daha sert, daha dayanıklı taşlar daha ağır yük binen yerlere konacaklar. doktor, avukat ve ya mimar olabilirsiniz. hiç bir önemi yok. bu sadece bulunacağınız yeri etkiler. aptallık oranınız hiç bir şekilde değişmez.
ölmeniz ya da yüke dayanamayıp çatlamanız halinde ise yerinize konacak taş çoktan hazırlanmıştır. bu bina -sizden bağımsız- her zaman ayakta kalacaktır.
halbuki her meslek için açılan kontejyan sayısı belirli olduğu sürece hanginizin hangi boşluğu doldurduğunun ne önemi var ?
eleklerin delik boyu ve yerleri belli. siz sadece sınıflandırılmaları gereken taş parçalarısınız. hepiniz zamanı geldiğinde aynı binanın yapımında kullanılacaksınız.
daha çok çalışanlar, yani daha sert, daha dayanıklı taşlar daha ağır yük binen yerlere konacaklar. doktor, avukat ve ya mimar olabilirsiniz. hiç bir önemi yok. bu sadece bulunacağınız yeri etkiler. aptallık oranınız hiç bir şekilde değişmez.
ölmeniz ya da yüke dayanamayıp çatlamanız halinde ise yerinize konacak taş çoktan hazırlanmıştır. bu bina -sizden bağımsız- her zaman ayakta kalacaktır.
14 Aralık 2007 Cuma
televizyon izlemek sizi aptallaştırmaz
aslında yaptığınız hiç bir şey sizi aptallaştırmaz. zaten daha ne kadar aptallaşabilirsiniz ki ? ama yıllardır televizyona aptal kutusu diyoruz öyle değil mi ? bunun düşündüğünüzden çok daha iyi bir nedeni var.
televizyona aptal kutusu dememizin nedeni aptallar için üretilmiş olmasıdır. aptallaştırmak için değil. televizyon tam aksine sizi aptallığınızdan uzaklaştırır. televizyon seyrettiğiniz süre boyunca kendinizi düşünmeyi bırakırsınız. ne kadar aptal olduğunuzu unutursunuz.
bunun basit bir ispatı televizyonda birinin aptalca bir şey yaptığını gördüğünüzde dayanamayıp kanal değiştirmenizdir. televizyondaki bu anlık aptallık, bir anda sizlere kendi aptallığınızı hatırlatacaktır. buna tahammül etmenizi zaten beklemiyorum.
daha da basit bir ispat için televizyon programlarını nitelediğimiz sıfatlara bakalım : heyecan dolu, dram yüklü, kahkaha tufanı ve hatta ilgi çekici. yani hepsinin aslında demek isteği şey ortak : dikkat dağıtıcı.
evet amaç budur. televizyonun sizden tek istediği ona dikkat etmenizdir. magazin programlarıyla belgesellerin aynı şeyler olduğunu söylesem mesela, ne demek istediğimi anlayabilir misiniz ?
yani sadece belgesel izlemek övünülecek bir şey değil. hatta gerektirdiği yüksek dikkat oranı ve bilgi düzeyi ile belgeseller kısaca "tehlikeli aptal" dediğimiz devrimciler için özellikle dizayn edildiler.
eğer belgeseller olmasaydı hemen her gün, sokaklarda ellerinde "küresel düzen" karşıtı pankartlarla yürüyen, heyecanlı, genç ve tehlikeli aptallarla uğraşmak zorunda kalacaktık.
belgeseller yardımıyla bunlar daha zararsız olan "çevreci aptallara" dönüştürüldü. şimdilerde ise bu aptallar, "küresel düzen" yerine "küresel ısınma" ile savaşıyorlar. bu küresel ısınma işini çok iyi buldular. her ülke için ayrı bir çevre sorunu bulmak ve çevreci bir örgüt kurmak gerçekten çok zorlayıcı oluyordu. şimdi ise küresel ısınma ve al gore var. gerisini siz kendiniz hallediyorsunuz.
gördüğünüz gibi ben kesinlikle televizyona karşı değilim. televizyon sizlerin aptallığını kontrol altında tutmak için etkili bir yol. ilk olarak din vardı, daha sonra savaşlar ve ölüm korkusu... ondan sonra yazı ve kitaplar geldi. ama sizlerin yıllardır süren çoğalma sevdası daha geniş kitlelere çok daha hızlı ulaşmayı gerektirdi. radyo ve televizyon da tam bu anda icat edildi zaten.
farkındaysanız gitgide zorlaşıyor aptallığınızı kontrol altında tutmak.
peki sizce ben televizyon izlemiyorum diyen genç kesiminin yaygınlaştığı dönemde internetin bir anda patlaması ve hatta bu televizyon izlemeyen kesimin tamamının internetle haşır neşir olması, internet üzerinden izlediği televizyon dizilerinin bağımlısı olması tesadüf mü ?
bilmiyor musunuz ? işte siz bu kadar aptalsınız.
televizyona aptal kutusu dememizin nedeni aptallar için üretilmiş olmasıdır. aptallaştırmak için değil. televizyon tam aksine sizi aptallığınızdan uzaklaştırır. televizyon seyrettiğiniz süre boyunca kendinizi düşünmeyi bırakırsınız. ne kadar aptal olduğunuzu unutursunuz.
bunun basit bir ispatı televizyonda birinin aptalca bir şey yaptığını gördüğünüzde dayanamayıp kanal değiştirmenizdir. televizyondaki bu anlık aptallık, bir anda sizlere kendi aptallığınızı hatırlatacaktır. buna tahammül etmenizi zaten beklemiyorum.
daha da basit bir ispat için televizyon programlarını nitelediğimiz sıfatlara bakalım : heyecan dolu, dram yüklü, kahkaha tufanı ve hatta ilgi çekici. yani hepsinin aslında demek isteği şey ortak : dikkat dağıtıcı.
evet amaç budur. televizyonun sizden tek istediği ona dikkat etmenizdir. magazin programlarıyla belgesellerin aynı şeyler olduğunu söylesem mesela, ne demek istediğimi anlayabilir misiniz ?
yani sadece belgesel izlemek övünülecek bir şey değil. hatta gerektirdiği yüksek dikkat oranı ve bilgi düzeyi ile belgeseller kısaca "tehlikeli aptal" dediğimiz devrimciler için özellikle dizayn edildiler.
eğer belgeseller olmasaydı hemen her gün, sokaklarda ellerinde "küresel düzen" karşıtı pankartlarla yürüyen, heyecanlı, genç ve tehlikeli aptallarla uğraşmak zorunda kalacaktık.
belgeseller yardımıyla bunlar daha zararsız olan "çevreci aptallara" dönüştürüldü. şimdilerde ise bu aptallar, "küresel düzen" yerine "küresel ısınma" ile savaşıyorlar. bu küresel ısınma işini çok iyi buldular. her ülke için ayrı bir çevre sorunu bulmak ve çevreci bir örgüt kurmak gerçekten çok zorlayıcı oluyordu. şimdi ise küresel ısınma ve al gore var. gerisini siz kendiniz hallediyorsunuz.
gördüğünüz gibi ben kesinlikle televizyona karşı değilim. televizyon sizlerin aptallığını kontrol altında tutmak için etkili bir yol. ilk olarak din vardı, daha sonra savaşlar ve ölüm korkusu... ondan sonra yazı ve kitaplar geldi. ama sizlerin yıllardır süren çoğalma sevdası daha geniş kitlelere çok daha hızlı ulaşmayı gerektirdi. radyo ve televizyon da tam bu anda icat edildi zaten.
farkındaysanız gitgide zorlaşıyor aptallığınızı kontrol altında tutmak.
peki sizce ben televizyon izlemiyorum diyen genç kesiminin yaygınlaştığı dönemde internetin bir anda patlaması ve hatta bu televizyon izlemeyen kesimin tamamının internetle haşır neşir olması, internet üzerinden izlediği televizyon dizilerinin bağımlısı olması tesadüf mü ?
bilmiyor musunuz ? işte siz bu kadar aptalsınız.
13 Aralık 2007 Perşembe
nasıl oldu ?
biraz da geçmişimden bahsedeceğim. bir çoğunuz hakkımda saçma sapan varsayımlarda bulunmaya başladı bile.
dünyanın en şahane insanı olduğumu fark ettiğimde, tabi ki kendimi sorguladım. sadece aptallar sorgulamadan kabul eder. o yıllarda raflarda bulunan her psikiyatri, psikoloji ve fizyoloji kitabını okudum.
okuduklarım ışığında ben hasta değil, tam tersine insanoğlu için psikiyatrik açıdan bir kilometre taşıydım.
bu bilgiler ışığında devrin "büyük" psikiyatri profesörlerine görünmeye başladım. profesörler diyorum çünkü ortalama 2 seans sonra o büyük psikiyatrlar beni kabul etmek istemediler. hatta bir tanesi açıkca benimle olan seanslarından sonra kendisinin de bir seansa ihtiyaç duyduğunu itiraf etti.
oh, işte o an fark ettim. kendimi sorgulamam anlamsızdı. dünyanın en şahane insanıydım. o yıldan bu yıla kadar pek çok eser daha yazıldı, hiçbirinde benim içinde bulunduğum durumu anlatacak bir hastalık/sendrom/bulgu bulunamadı.
şimdilerde ise bu blog ile ikinci bir sorgulama dönemine girdim. ama bu sandığımdan çok daha basit ve yüzeysel olacak sanırım. çünkü az önce sevişemeyen bir oğlan çocuğu olduğum iddiası bile geldi. ne kadar acınası.
ah siz bok çuvalları ! en azından ne kadar aptal olduğunuzu fark etseniz...
dünyanın en şahane insanı olduğumu fark ettiğimde, tabi ki kendimi sorguladım. sadece aptallar sorgulamadan kabul eder. o yıllarda raflarda bulunan her psikiyatri, psikoloji ve fizyoloji kitabını okudum.
okuduklarım ışığında ben hasta değil, tam tersine insanoğlu için psikiyatrik açıdan bir kilometre taşıydım.
bu bilgiler ışığında devrin "büyük" psikiyatri profesörlerine görünmeye başladım. profesörler diyorum çünkü ortalama 2 seans sonra o büyük psikiyatrlar beni kabul etmek istemediler. hatta bir tanesi açıkca benimle olan seanslarından sonra kendisinin de bir seansa ihtiyaç duyduğunu itiraf etti.
oh, işte o an fark ettim. kendimi sorgulamam anlamsızdı. dünyanın en şahane insanıydım. o yıldan bu yıla kadar pek çok eser daha yazıldı, hiçbirinde benim içinde bulunduğum durumu anlatacak bir hastalık/sendrom/bulgu bulunamadı.
şimdilerde ise bu blog ile ikinci bir sorgulama dönemine girdim. ama bu sandığımdan çok daha basit ve yüzeysel olacak sanırım. çünkü az önce sevişemeyen bir oğlan çocuğu olduğum iddiası bile geldi. ne kadar acınası.
ah siz bok çuvalları ! en azından ne kadar aptal olduğunuzu fark etseniz...
12 Aralık 2007 Çarşamba
neden hata yapıyorum ?
bu yazıları ve çeşitli yorumlarımı yaparken -bunları bile fark edemeyecek kadal mal ve cahil olanlarınız hariç- bir takım yazım hataları yaptığımı fark edeceksiniz.
dünyanın en şahane insanı olarak bu hataları yapmamının temel sebebinin yine siz gerzekler olması ne kadar acı.
sizinle aynı zeka seviyesinden gelen bir varlığın icadı olan bu q klavye, benim gibi siz gerzeklerle iletişim dili olarak sadece türkçeyi kullanan bir insan için o kadar büyük hatalarla dolu ki.
seneler önce sadece f klavye kullandığımız zamanlarda, her şey daha az iğrenç ve mide bulandırıcıydı. hiç olmazsa yılların getirdiği alışkanlıkla bu klavye denen iğrenç yazı yazma icadına olan nefretim körelmişti.
şimdi ise sizin globalleşme zırvalarınız yüzünden bok 2.0 dönemi başladı. senelerdir her yerde bu iğrenç q klavyeler karşıma çıkıyor. ama sizin globelleşme sevdanıza ve kalıtımsal aptallığınıza olan nefretime başka bir yazıda değineceğim.
dünyanın en şahane insanı olarak bu hataları yapmamının temel sebebinin yine siz gerzekler olması ne kadar acı.
sizinle aynı zeka seviyesinden gelen bir varlığın icadı olan bu q klavye, benim gibi siz gerzeklerle iletişim dili olarak sadece türkçeyi kullanan bir insan için o kadar büyük hatalarla dolu ki.
seneler önce sadece f klavye kullandığımız zamanlarda, her şey daha az iğrenç ve mide bulandırıcıydı. hiç olmazsa yılların getirdiği alışkanlıkla bu klavye denen iğrenç yazı yazma icadına olan nefretim körelmişti.
şimdi ise sizin globalleşme zırvalarınız yüzünden bok 2.0 dönemi başladı. senelerdir her yerde bu iğrenç q klavyeler karşıma çıkıyor. ama sizin globelleşme sevdanıza ve kalıtımsal aptallığınıza olan nefretime başka bir yazıda değineceğim.
spor müsabakaları ezikler içindir
umarım dün gece o şekilsiz bedenlerinizle yataklarınıza girdiğinizde yazdıklarımı anlamaya çalışmışsınızdır. çünkü sizlere dün yazdıklarımı algılamanız için verdiğim 24 saatlik süre doldu.
bir spor müsabakasının sonucunun herhangi bir insanı etkileyebilmesi mümkün değildir. geçen senenin bayanlar kriket dünya kupasını kimin kazandığı ne kadar önemli ise, bir fenerbahçe - galatasaray maçının skoru da o kadar önemlidir.
siz gerizekalılar, zaten sınırlı olan dikkat kapisitelerinizin büyük bir kısmını bu olaya harcamasaydınız, bir fenerbahçe - galatasaray maçı daha kimsenin haberi olmadan bitecekti.
ama siz gerzeklerin bu olaya verdiği dikkat yüzünden, yine siz gerzekler arasında çok önemli bir olay haline geldi. bakın yine tek bir maç için bile aptallığınızın sınırlarını zorladınız.
ne için ? takımınızla beraber kazanıyor hissi yaşamak için. oh, sizler o kadar aptalsınız ki... takımınızın kazanmasının hiç bir öneminin olmadığını anlamadığınız gibi; takımınız kazanınca herhangi bir şey kazanmadığınızı da anlamıyorsunuz.
bu iki aptalca hareketiniz sonucu salgıladığınız hormonlar beyninizi uyuşturuyor ve mutlu olduğunuz hissine kapılıyorsunuz.
oysa ki mutluluk duyduğunuz şey aslında APTALLIĞINIZ.
aptallığınızın nasıl bu kadar büyük boyutlara ulaştığını başka bir yazıda, evrim teorisi ile birlikte anlatacak; o yazı ile hem evrim teorisini çürütecek hem de aptallığınızı sizlere bir defa daha kanıtlayacağım.
bir spor müsabakasının sonucunun herhangi bir insanı etkileyebilmesi mümkün değildir. geçen senenin bayanlar kriket dünya kupasını kimin kazandığı ne kadar önemli ise, bir fenerbahçe - galatasaray maçının skoru da o kadar önemlidir.
siz gerizekalılar, zaten sınırlı olan dikkat kapisitelerinizin büyük bir kısmını bu olaya harcamasaydınız, bir fenerbahçe - galatasaray maçı daha kimsenin haberi olmadan bitecekti.
ama siz gerzeklerin bu olaya verdiği dikkat yüzünden, yine siz gerzekler arasında çok önemli bir olay haline geldi. bakın yine tek bir maç için bile aptallığınızın sınırlarını zorladınız.
ne için ? takımınızla beraber kazanıyor hissi yaşamak için. oh, sizler o kadar aptalsınız ki... takımınızın kazanmasının hiç bir öneminin olmadığını anlamadığınız gibi; takımınız kazanınca herhangi bir şey kazanmadığınızı da anlamıyorsunuz.
bu iki aptalca hareketiniz sonucu salgıladığınız hormonlar beyninizi uyuşturuyor ve mutlu olduğunuz hissine kapılıyorsunuz.
oysa ki mutluluk duyduğunuz şey aslında APTALLIĞINIZ.
aptallığınızın nasıl bu kadar büyük boyutlara ulaştığını başka bir yazıda, evrim teorisi ile birlikte anlatacak; o yazı ile hem evrim teorisini çürütecek hem de aptallığınızı sizlere bir defa daha kanıtlayacağım.
11 Aralık 2007 Salı
spor müsabakaları ezikler içindir
hepiniz en az bir spor dalını takip ediyor. hatta bazılarınız içinde sadece maç sonuçları ve devasal futbolcu götü resimi bulunan kağıt parçalarını satın alıyor.
bunu yapmanızın tek sebebi ezik olmanız.
hatanız boyunca o kadar başarısız ve ezik oldunuz ki, kazanıyormuş hissine kapılmak için bir takımı destekliyorsunuz.
anlamıyorsunuz değil mi ?
biliyorum. o yüzden bu sefer yazdıklarımı anlamanız için size bir gün veriyorum. 24 saat sonra siz eziklere, böyle olmanızın sebeplerini açıklayacağım.
şimdilik bunu alın.
arkası yarın.
bunu yapmanızın tek sebebi ezik olmanız.
hatanız boyunca o kadar başarısız ve ezik oldunuz ki, kazanıyormuş hissine kapılmak için bir takımı destekliyorsunuz.
anlamıyorsunuz değil mi ?
biliyorum. o yüzden bu sefer yazdıklarımı anlamanız için size bir gün veriyorum. 24 saat sonra siz eziklere, böyle olmanızın sebeplerini açıklayacağım.
şimdilik bunu alın.
arkası yarın.
10 Aralık 2007 Pazartesi
örnek problem çözümü
durun tahmin edeyim, hepinizinin hayatında uzun zamandır çözemediğiniz problemler var, öyle değil mi ? bu problemleri çözememe sebebiniz bu problemlerin çözümsüzlüğü değil, sakın böyle düşünmeyin. bu problemleri çözememe sebebiniz, gerzek olmanız.
şimdi bunu kanıtlamak için siz gerzeklerin en büyük sorunu olan depresyonu çözeceğim.
depresyona girmenizin asıl sebebi boktan bir hayata sahip olmanız olsa da, bundan çıkamamanızın sebebi sadece gerizekalılığınız.
hayatınız boyunca, değiştirmeye gücünüz ve zekanız olmayan şeyleri değiştirmeye çalıştığınız için mutsuz oldunuz. oh ! siz boktan varlıklar güçsüzlüğünüzünden o kadar habersizsiniz ki...
depresyona girmenizin nedeni de bu. hayal kırıklığına uğramanız. oysa en baştan hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinizi kabul etseniz, depresyona girmeyeceksiniz.
şu an hemen hemen hepiniz, dediklerimden hiç bir şey anlamıyorsunuz. bu yüzden yine sizin zeka seviyenize inip anlamanız gerekenleri beş kurala indirgedim.
KURAL 1
hepiniz acizsiniz.
KURAL 2
hayatınızdaki hiç bir şey, hiç bir zaman, istediğiniz gibi olmayacak.
KURAL 3
sorunlarınızın hiç bir çözümü yok. OLMAYACAK. zaten şunu sakın unutmayın : temel sorun sizsiniz.
KURAL 4
bir sorunu çözmeye çalıştığınızda başınıza gelebilecek tek olay, o sorunun daha da berbat bir hale gelmesi olacaktır.
KURAL 5
boksunuz.
şimdi bu beş kuralı kafanıza sokun ve bundan sonra buna göre yaşayın. depresyona girmeyeceğinizden emin olabilirsiniz.
yine de depresyonda olduğunuzu düşünüyorsanız, bunun sebebi benim kurallarımın eksik ve ya hatalı olması değil, sizin bu beş basit kuralı uygulayamayacak kadar gerzek ve boktan varlıklar olmanızdır.
şimdi bunu kanıtlamak için siz gerzeklerin en büyük sorunu olan depresyonu çözeceğim.
depresyona girmenizin asıl sebebi boktan bir hayata sahip olmanız olsa da, bundan çıkamamanızın sebebi sadece gerizekalılığınız.
hayatınız boyunca, değiştirmeye gücünüz ve zekanız olmayan şeyleri değiştirmeye çalıştığınız için mutsuz oldunuz. oh ! siz boktan varlıklar güçsüzlüğünüzünden o kadar habersizsiniz ki...
depresyona girmenizin nedeni de bu. hayal kırıklığına uğramanız. oysa en baştan hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinizi kabul etseniz, depresyona girmeyeceksiniz.
şu an hemen hemen hepiniz, dediklerimden hiç bir şey anlamıyorsunuz. bu yüzden yine sizin zeka seviyenize inip anlamanız gerekenleri beş kurala indirgedim.
KURAL 1
hepiniz acizsiniz.
KURAL 2
hayatınızdaki hiç bir şey, hiç bir zaman, istediğiniz gibi olmayacak.
KURAL 3
sorunlarınızın hiç bir çözümü yok. OLMAYACAK. zaten şunu sakın unutmayın : temel sorun sizsiniz.
KURAL 4
bir sorunu çözmeye çalıştığınızda başınıza gelebilecek tek olay, o sorunun daha da berbat bir hale gelmesi olacaktır.
KURAL 5
boksunuz.
şimdi bu beş kuralı kafanıza sokun ve bundan sonra buna göre yaşayın. depresyona girmeyeceğinizden emin olabilirsiniz.
yine de depresyonda olduğunuzu düşünüyorsanız, bunun sebebi benim kurallarımın eksik ve ya hatalı olması değil, sizin bu beş basit kuralı uygulayamayacak kadar gerzek ve boktan varlıklar olmanızdır.
09 Aralık 2007 Pazar
anlamadığınız nedir ?
anlamadığınız o kadar çok şey var ki, hepsini yazmaya tahammül edemeyebilirim. zaten ben herşeyi yazsam da siz bir çoğunu yine anlayamayacaksınız.
bu yüzden sizin zeka seviyenize inerek basit iki kural hazırladım. bu kuralları kesinlikle unutmayın.
KURAL 1
söylediğim hiç bir şey sorgulanamaz. söylediğim bir şeyin yanlış olduğunu düşünüyorsanız hatalısınız. söylediğim her şey doğrudur.
KURAL 2
benim ile kıyaslandığında her şey anlamsızlaşır. kendinizi benimle kıyasladığınız anda ne kadar gereksiz ve boktan bir hayatınız olduğunu anlayıp intihar edebilirsiniz. bunu yapmayın. (her ne kadar sizin o iğrenç hayatınızı sonlandırmanız benim umurumda olmasa da boktan birinin hayatı için kendimi sıkıntıya sokamam.)
bu yüzden sizin zeka seviyenize inerek basit iki kural hazırladım. bu kuralları kesinlikle unutmayın.
KURAL 1
söylediğim hiç bir şey sorgulanamaz. söylediğim bir şeyin yanlış olduğunu düşünüyorsanız hatalısınız. söylediğim her şey doğrudur.
KURAL 2
benim ile kıyaslandığında her şey anlamsızlaşır. kendinizi benimle kıyasladığınız anda ne kadar gereksiz ve boktan bir hayatınız olduğunu anlayıp intihar edebilirsiniz. bunu yapmayın. (her ne kadar sizin o iğrenç hayatınızı sonlandırmanız benim umurumda olmasa da boktan birinin hayatı için kendimi sıkıntıya sokamam.)
08 Aralık 2007 Cumartesi
ne olacak ?
daha bu blogu açmayı düşündüğüm anda bile siz internetin gereksiz boklarından alacağım tepkileri biliyordum.
sizler o küçük beyinlerinizle, kendinizin değil, benim gereksiz olduğumu kanıtlamaya çalışacaksınız.
ama değil bunu başarabilmek, bunu anlatamayacaksınız bile. çünkü benim mükemmelliğim sizin algı kapasitenizin çok üstünde.
benim sahte birisi olduğumu iddia edeceksiniz, içinizden biri olduğumu düşüneceksiniz.
işte siz bu kadar gerzeksiniz ! benim sizlerden birisi olabileceğimi düşünecek kadar gerzeksiniz.
sizlerden farklı ve üstün olduğumu anladığınızda ise beni aşağılamaya çalışacaksınız. işte o zaman size gereken dersi vereceğim.
o iğrenç ve doğduğunuz günden beri, sizin gibi ezikler tarafından gereksiz yere pompalanmış egolarınızı söndüreceğim.
sizler, büyük acı çekeceksiniz. yarattığınız pisliğin farkına varacak ve azap içerisinde kavrulacaksınız.
dünyanın en şahane insanı olduğumu sorgulamanızın cezası çok büyük olacak !
sizler o küçük beyinlerinizle, kendinizin değil, benim gereksiz olduğumu kanıtlamaya çalışacaksınız.
ama değil bunu başarabilmek, bunu anlatamayacaksınız bile. çünkü benim mükemmelliğim sizin algı kapasitenizin çok üstünde.
benim sahte birisi olduğumu iddia edeceksiniz, içinizden biri olduğumu düşüneceksiniz.
işte siz bu kadar gerzeksiniz ! benim sizlerden birisi olabileceğimi düşünecek kadar gerzeksiniz.
sizlerden farklı ve üstün olduğumu anladığınızda ise beni aşağılamaya çalışacaksınız. işte o zaman size gereken dersi vereceğim.
o iğrenç ve doğduğunuz günden beri, sizin gibi ezikler tarafından gereksiz yere pompalanmış egolarınızı söndüreceğim.
sizler, büyük acı çekeceksiniz. yarattığınız pisliğin farkına varacak ve azap içerisinde kavrulacaksınız.
dünyanın en şahane insanı olduğumu sorgulamanızın cezası çok büyük olacak !
06 Aralık 2007 Perşembe
neden başladı ?
o kadar mükemmelim ki siz gerzekler bunu anlayamıyorsunuz. bu blog benim ne kadar mükemmel olduğumu, sizin ise ne kadar gerzek olduğunuzu fark etmeniz için açıldı.
hepiniz boksunuz. ben ise mükemmelim.
hepiniz boksunuz. ben ise mükemmelim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
ilk üç yazı
yazı arşivi
-
▼
2007
(15)
-
▼
Aralık
(15)
- bok bakanlığı kurulsun
- edebiyat kerhanesi
- devrim evrim nevrim
- devrim evrim nevrim
- devrim evrim nevrim
- sınavlar sizi sınamaz, sınıflandırır
- televizyon izlemek sizi aptallaştırmaz
- nasıl oldu ?
- neden hata yapıyorum ?
- spor müsabakaları ezikler içindir
- spor müsabakaları ezikler içindir
- örnek problem çözümü
- anlamadığınız nedir ?
- ne olacak ?
- neden başladı ?
-
▼
Aralık
(15)